Bloğumuzu Beğendiniz mi?
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kimlik Kavramı, Kimlik Oluşumu

"Kimlikler lütfen!" denildiğinde ne yaparsınız? Çoğunuz nüfus kağıdı, ehliyet, paso gibi belgeleri gösterirsiniz. Bu tür belgelerle ortaya konulan kimliğiniz, sizin bir kişi olarak sahip olduğunuz özelliklerinizi, yani gerçek kimliğinizi ne ölçüde yansıtabilir? Buna göre psikolojide "kimlik" denilince ne anlaşılmalıdır? Öte yandan kimlik, yalnızca psikolojide ele alınan bir kavram mıdır? Kimlik kavramının toplumla ilişkisi var mıdır?

"Ben kimim?", "Sen kimsin?" türünden sorulara önce adımızı, soyadımızı, annemizin ve babamızın adını, doğum yerinizi, nerede oturduğumuzu, mesleğimizi, ilgilerimizi, kişilik özelliklerimizi belirterek açıklık getirmeye çalışırız. Bu bilgiler de kimliğimizi tam olarak açıklamada yeterli değildir.

İnsanın kişiliğinin değişik yönleri vardır. Bazı özellikleri kişi kendisi de bilir. Örneğin; kişi kendisinin sevecen, duygulu, hoşgörülü vb. özelliklere sahip olup olmadığının az ya da çok farkındadır. Bazı özelliklerini de kişinin ilişki kurduğu diğer insanlar bilir. Örneğin; kişi soğuk, kendini beğenmiş, bilgiç, yardımsever, sempatik, kendine güvenli gibi ifadelerle nitelendirilir. Bu değerkendirmeler, kişilerin başkaları üzerinde bıraktıkları etkiye göre yapılır. Bazı özellikler ise kişinin ne kendisi tarafından ne de başkası tarafından fark edilir.

Kimlik başarılarda ve toplumla da ilişkilidir. Kimliğin bir yanı bireysel, diğer yanı toplumsaldır. Ayrıca kimlik, doğumla birlikte getirilen olmuş bitmiş bir özellik değildir; çocukluktan başlayıp yetişkinlik, olgunluk ve yaşlılığa dek uzanan bir sürecin ürünüdür.

Nasıl İşitiriz?

İşitme merkezi, beynin şakak yumrusunda yer alır. İşitme merkezinin sese duyarlılık açısından farklı bölgeleri vardır. Bazı bölgeler yüksek, bazı bölgeler alçak seslere duyarlıdır. Beynin bir yarım küresindeki işitme merkezi bozulduğunda işitme duyumu yitirilmez. Diğer yarım küredeki merkez işitmeyi sağlar.

Dış kulak (kulak kepçesi) tarafından toplanan (duyum eşiği sınırları içinde olan 20-20 000 frekanstaki) ses dalgaları, ortak kulak aracılığıyla (kulak zarı, örs, üzengi, çekiç kemikleriyle) iç kulaktaki sinir uçlarına iletilir. Uyarıcılar, hassas hücrelerle alınır. Bu hücreler ses etkilerine duyarlıdır. Ses etkilerine duyarlı hücrelerin bulunduğu yer, salyangozun içinde bulunan, korti adı verilen organdıri. Hücreler, aldıkları uyarıcıları elektriksel, kimyasal işaretlere çevirerek beyne iletir. Beyne iletilen uyarıcılar, çeşitli sesler olarak yorumlanıp algılanır. Örneğin; işittiğimiz sesin tren, vapur, piyano sesi veya arkadaşımızın sesi olduğunu ayırt ederiz. O sesleri tanırız.

Her iki kulağın ayrı ayrı aldığı seslerin tek ve bütün bir izlenim olarak birleşmesi durumuna ses kaynaşımı denir. Ses, her iki kulağa ayrı ayrı etki eder, uyarım çifttir; ama algı tektir.

Beden İşlevlerinin Bilinç ve Dikkat Yoluyla Kontrolü (Biofeedback)

Acaba insan, eğitim ve egzersizle beden işlevlerini bilincin denetimi altına alabilir mi? Eğer alabilirse bunun sınırları nedir? Burada sözü edilen beden işlevleri, otonom sinir sistemi ile ilgili olanlardır. Yani kalp atışları, kan basıncı, solunum sayısı, kas gerginliği vb. istenç dışı çalışan organlar ve onların işlevleridir. Çoğumuz, "Ben bilinçli olarak kan basıncını düzene sokabilir miyim?", "Gergin kaslarımı gerginlikten kurtarabilir miyim?" türünden sorular sorabiliriz. Bu sorulara alacağımız "Evet." yanıtı bizi çok mutlu eder. Çünkü böylece çağdaş yaşama biçiminin getirdiği olumsuzluklardan biri olan stresle başa çıkmamız kolaylaşabilir. Stresle başa çıkmada önemli bir adım beden gerginliğinden kurtulmaktır.

İnsanın psikolojik yaşantısında geri bildirim (feedback) mekanizması vardır. Geri bildirim, organizmada bir davranışın uygun olup olmadığının ve yolunda gidip gitmediğinin duyumlar yoluyla beyne erişmesidir. Algılamaya alışılmış,öğrenme ile kazanılmış bilgiler, daha sonra kazanılan bilgilerle yeniden düzenlenerek tamamlanır. Örneğin; "Hava bulutlu olduğunda yağmur yağar." bilgisine geri bildirimle ulaşırız. "Yağmur" ve "bulut" aynı anda algılanmaz; ama ikisinin art arda geleceği bilinir. Hava bulutlu olduğunda yağmurun yağacağını düşünerek şemsiyemizi alırız. Çünkü yağmurun yağdığını gördüğümüz durumlarda daha önce havanın bulutlu olduğunu hatırlamışızdır. Ancak birkaç deneyimde bu yargının geçerli olmadığını görmüşsek, yani hava bulutlu olduğu halde yağmur yağmamışsa bu bilgiyi yeniden değerlendiririz.

Doğal Afetlerin İnsanların Ruh Sağlığına Etkisi

Deprem gibi doğal afetler toplumun büyük bir kısmının ruh sağlığını olumsuz etkiler. Yakınlarını, evlerini, işyerlerini kaybeden insanlarda üzüntü, panik, çaresizlik, şaşkınlık ve suçluluk duyguları oluşabilir. Ortaya çıkan asılsız söylentiler güvensizlik ve umutsuzluk yaratır. Doğal afetlerde kişiler durumu kabullenerek şartlara uyum sağlamalıdır. İş birliği ve yardımlaşma ile problemlerin çözümlenebileceğine inanmalıdır. Yetkililerden gerçekleri öğrenerek söylentilere inanmamalıdır. Doğal afetler sırasında ruhsal problemler ile karşılaşan bireyler psikiatrist, psikolog, rehberlik ve psikolojik danışmanlara başvurarak yardım almalıdır.

Türkiye'de Sosyal Psikolojinin Gelişmesi

Diğer ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de sosyal psikolojinin kökenlerini psikoloji ve sosyolojide bulabilirsiniz. Bundan ötürü, bu akademik çalışma alanlarının kurumsal tarihçesini kısaca gözden geçirmekte yarar vardır.

İstanbul'da Psikolojinin Başlaması
Birand, Toğrol (1956) psikolojinin İstanbul Üniversitesinde ilk defa 1. Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktığını belirtmiştir. Bu başlangıç, İstanbul Üniversitesinde bir reform sonucu misafir Alman profesörlerin çalışmaları ile oluşmuştur. Bu devrede Binet Zeka Testi Amerika'daki 1916 basımından bir yıl önce 1915'te Türkçe olarak basılmıştır (Tan,1972)

Savaşın bitiminden sonra, psikoloji İstanbul Üniversitesinde Mustafa Şekip Tunç yönetiminde felsefenin bir parçası olarak devam etmiştir. Bu devrede psikolojinin folklor ve edebiyatla da ilişkili olduğunu görüyoruz. Gene bu devrede psikoloji bir ders olarak öğretmen okullarına ve liselerine girmiş ve Tan'ın (1972) belirttiği gibi çocuk psikolojisi konusunda bir ders kitabı basılmıştır.

Bu ilk gelişmeler psikolojinin bir akademik çalışma alanı olarak başlangıcını belirlemekle beraber, bu devrede sosyal psikolojiye genel psikolojinin bir alt dalı olarak bile rastlamıyoruz.

1933 yılında İstanbul Üniversitesi yeniden düzenlenmiş ve bu tarihten sonra çeşitli ihtisas alanlarında Alman profesörler gene bu üniversiteye gelmişlerdir. Bunlardan Wilhelm Peters 1943'te gelecek pedagoji ve deneysel psikoloji kürsülerini içeren Pedagoji Enstitüsü ile ilk psikoloji laboratuvarını kurmuştur. Bu devrede Mümtaz Turhan da Almanya'da doktorasını tamamlayarak Deneysel Psikoloji Kürsüsüne katılmıştır. Aynı sürede Genel Psikoloji, Esat pedagoji, deneysel ve genel psikoloji kürsüleri birbirlerinden ayrılarak ayrı birimler olarak çalışmalarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir.

1950'lere kadar olan devrede de İstanbul Üniversitesinde sosyal psikolojiye bir çalışma alanı olarak rastlamıyoruz. Ancak Siyavuşgil, Tunç ve Peters'in folklor, psikoloji ve antropolojinin ilişkilerini içeren yazıları, kültürel psikoloji diyebileceğimiz bir yaklaşıma öncü olmuştur. Bu yaklaşım, 1940'ların sonunda Mümtaz Turhan'ın Türkiye'deki bazı göçmen grupların kültürleşmesi incelemelerinde de görülmektedir. Bu incelemeler Kültür Değişmeleri adı altında basılmıştır. (1951)

Ankara'da Sosyal Psikolojinin Gelişmesi
Ankara'da psikoloji ve sosyal psikoloji iki merkezde gelişmiştir: Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi ve Gazi Eğitim Enstitüsünde ders vermiş olması belirtilmeye değerdir.

Bugün dünyanın ileri gelen sosyal psikologlarından biri olan Muzaffer Şerif'te bu devrede Columbia Üniversitesinden doktorasını alıp önce Gazi Eğitim Enstitüsünde sonra da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde ders vermiştir. Muzaffer Şerif aynı zamanda Türkiye'de ilk defa gerçek anlamda sosyal psikolojik bir araştırmayı da gerçekleştirmiştir.

Şerif'in kavramlaştırmaları öğrencilerinin ve daha sonra araştırmalar yapan sosyal bilimcilerin sosyolojik ve sosyal psikolojik çalışmalarını etkilemiştir. Özellikle köy sosyolojisi ve sosyal değişme konularında daha sonra yapılan bazı araştırmalarda Şerif'in ilk defa kullandığı bazı kavramlara yer verildiğini görüyoruz (Örneğin; Mübeccel Kıray, 1964; İbrahim Yasa, 1955; 1969, Fatma Başaran, 1967).

1945'te Şerif ve Ankara Üniversitesinde ders vermekte olan ABD'de eğitim görmüş, araştırmaya yönelik diğer bazı sosyal bilimciler Türkiye'den ayrılınca Ankara Üniversitesindeki sosyal bilim ve bu arada sosyal psikoloji faaliyetleri uzunca bir zaman için durmuştur. Bu devrede Birleşik Felsefe-Psikoloji Sosyoloji Kürsüsü ziyaretçi Amerikalı profesörler tarafından yönetilmiştir.

1950'den Sonraki Devre
1950'lerin sonları ve özellikle 1960'larda sosyal psikoloji Türkiye'de gelişmeye başlamıştır. Bu gelişme hem kurumsal düzeyde hem de araştırmalar ve araştırmacılar düzeyinde görülmüştür.

Bu devredeki iki önemli kurumsal oluşum Ankara'da Orta Doğu Teknik Üniversitesiyle Hacettepe Üniversitesinin kuruluşudur. Her iki üniversiteye de yurt dışında, özellikle ABD'de eğitim görmüş genç sosyal bilimciler girmiş ve her iki üniversitede de sosyal psikoloji dersleri verilmeye başlanmıştır. ODTÜ'de sosyal psikoloji faaliyeti Sosyal Bilimler Bölümü içinde; Hacettepe'de ise Psikoloji Bölümü içinde oluşmuştur. Ankara Üniversitesi Dil - Tarih ve Coğrafya Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Sosyal Hizmetler Akademisi ve Siyasal Bilgiler Fakültesine bağlı Basın-Yayın Yüksek Okulu gibi öğrenim kurumlarında da sosyal psikoloji derslerinin verilmesiyle Ankara'nın sosyal psikoloji için bir merkez durumuna geldiğini görüyoruz.

Özellikle 1960'larda sosyal psikolojik araştırmalarda sayı bakımından artma ve konular bakımından çeşitlenme görülmektedir. Bu araştırmalar genellikle araştırıcı-betimleyici nitelikle olmakla beraber bazı kuramsal yaklaşımlar şu genel konuları kapsamaktadır: Yetkecilik (otoriteryenizm), bağımlılık ve başarı güdüsü ile özellikle kırsal araştırmalarda genel bir sosyal değişmenin kavramsal çerçevesi.

1970'lerdeki Gelişmeler
Türkiye'de sosyal psikolojinin gelişmesi 1970'lerin yarısında hızlanmıştır. Bu devrede yeni bir kurumsal gelişme, İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesinin kurulması ve 1974'te bu üniversitede sosyal psikoloji, psikoloji ve siyasal bilim programları ortak olarak yer almaktadır.

Gerek Boğaziçi Üniversitesinde gerek diğerlerinde sosyal psikolojik araştırmalar, 1970'lerde hem sayı hem de kuramsal-yöntemsel yaklaşım bakımından hızlı bir gelişme göstermiştir. Bu araştırmaların genel çizgilerini şimdiden çizebilmek biraz güç olmakla beraber bu araştırmalarda kuram geliştirilmesine ve hipotez sınamasına bundan öncekilerden genellikle daha fazla önem verildiği söylenebilir. 1960'lardaki araştırmalarda önem kazanan gelişme ve sosyal değişme çerçevesinin 1970'lerde devam ettiğini görüyoruz.

Ruh Sağlığının Önemi

Ruh sağlığı, kişinin kendisi ve çevresi ile uyum hali olarak tanımlanabilir. Ruhsal yönden sağlıklı kişiler her hareketinde tutarlıdırlar, bir başka deyişle kendileri ile barışıktırlar ve hayattan ne istediklerini bilirler. Farklı görüşlere karşı hoşgörülüdürler, herhangi bir başarısızlıkta dünyanın sonu gibi endişe duymazlar.

Günümüzde ruh bilimi (psikoloji) ve ruh hekimliği (psikiyatri) ruh sağlığı konularını işleyen iki önemli bilim dalıdır. Ruh bilim kişilik, davranış ve düşünce özelliklerini çevre şartlarına bağlı olarak inceleyen bilim dalıdır.

Ruh hekimliği ise ruhsal hastalıkların özelliklerini ve bunların tedavi yöntemlerini inceleyerek ruh hastalarını topluma kazandırmaya çalışır.

Ruhsal bozukluklar, bazı bedensel hastalıklar şeklinde belirtiler gösterebilir. Bu nedenle ruhsal ve bedensel hastalıklar birbirleriyle yakın ilişkidedir. Örneğin stres mide asidini artırarak ülser başlamasına sebep olabilir. Yine 2. Dünya Savaşı'nda bombalanan kentlerdeki kadınlarda âdet kanamalarının kesildiği görülmüştür. Ruhsal hastalıklara bakış, tarihsel süreçte oldukça farklılıklar göstermiştir. Orta çağ'da ruh hastaları şeytanla iş birliği yapıyor diye yakılmışlardır. Osmanlı Devleti'nde ise bu hastalara, özel bakım evleri gerektiği düşüncesi oluşmuş, ilk akıl hasta hanesi Kayseri ve Manisa'da kurulmuştur. 19. yüzyılda ruh hastalıkları tedavisi yönünden önemli bir aşama gerçekleşmiş, Avusturyalı Hekim Sigmond Freud'un (Sigmund Froyd) Psikoanaliz yöntemi ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılın 2. yarısında ise bu hastalıkların tedavisinde birçok ilâç kullanıma girmiştir. Günümüzde hastaların toplumdan soyutlanıp kapalı yerde tutulması yerine, etkin tedavilerle en kısa sürede kendi çevresine katılabilmesi gerektiği düşünülmektedir.

Zeka Geriliği

Zeka geriliği, genellikle bebeklik ya da çocukluk döneminde zekanın normalin altında olması ve uyum davranışlarının bozukluğuyla ortaya çkan durumdur.

Zeka geriliklerinin saptanmasında en sık kullanılan yöntem, standartlaşmış zeka testleridir. Genellikle zeka bölümü 79'un altında olan kişilerin özel bakım ve eğitime gereksinim olduğu düşüncesi benimsenir.

Zeka geriliği, birbirine yakın zeka bölümü kategorileri dikkate alınarak da sınıflandırılabilir. Bunun için önceleri standart kategoriler, örneğin; idiot(aptal), embesil(budala), moron(ahmak) kategorileri kullanılırdı. Günümüzde, sınıflandırmada bireyin fiziksel ve toplumsal gelişmesi de göz önünde bulundurulmakta ve zeka bölümü (ZB) sonuçlarına ancak kabaca sınırlar saptamak amacıyla başvurulmaktadır.

Zeka geriliği olanların çoğunun zeka bölümü 50-79 arasındadır; özel eğitimden yararlanarak akademik ve meslek öncesi beceriler kazanabilirler. Zeka bölümü 20-49 arasındaki orta kategoriler olanlar ise kendi temel gereksinimlerini sözle bildirebilir ya da bir dereceye kadar kendi gereksinimlerini kendileri yerine getirebilirler. Bu durumda olanlar, bazı işlevsel beceriler kazanabilir, denetlenmek koşuluyla yarı beceri isteyen işler yapabilirler. Diğer yandan ağır durumda olanların hareket gelişimi yavaştır. Bedensel özürleri olabilir. İletişim kurmaları çok güçtür; ama yine de temel gereksinimlerini bildirecek kadar konuşabilir, kendilerine bakan kişiye yardımcı olabilirler. En ağır durumda olanlar, yani zeka bölümü 0-19 arasında olanlar geri zekalıların çok küçük bir bölümünü oluştururlar. Bunların hemen hemen tümünde çeşitli yapısal bozukluklar vardır. İdiotların en ağır olanları, uyaranlara neredeyse hiç tepki göstermezler. Hareket ve iletişim gelişimi çok yetersizdir. Bunların hastane ya da özel kurumlarda denetim altında bakılmaları gerekir.

Eğitim uzmanları da zeka bölümü sonuçlarını okulda gösterilen başarılarda bağdaştırmışlar, 50-79 arasında olanların öğrenim görebilir, 20-49 arasındakilerin eğitebilir, 0-19 arasında olanlarınsa denetlenmesi ve bakılması gerekenler olduğu sonucuna varmışlardır.

Çeşitli derecelerdeki zeka geriliğinin nedenleri arasında down sendromu (mongolizm) gibi genetik bozukluklar, menenjit gibi enfeksiyon hastalıkları, yapı ve oluşum bozuklukları, embriyo ya da dölüt evresinde ışınım ya da kurşun gibi toksik etkenlerle karşılaşma, kafa travmaları ve yetersiz beslenme sayılabilir. Erken çocukluk döneminde başlayıp ilerleyen, özellikle yoksulluktan kaynaklanan kültürel uyaran yetersizliğe bağlı olarak da zeka geriliği ortaya çıkabilir.

Geçmişte, zeka geriliği olanların bakımı ve tedavisi kendilerinden sorumlu kişilerin elindeydi. Günümüzde zeka geriliğine neden olan organiz bozukluklar tedavi edilmeye başlanmıştır. Geri zekalılar için özel eğitim okulları, meslek eğitimi veren özel atölyeler kurulmakta, anne ve babalara geri zekalı çocuğun bakımıyla ilgili eğitim verilmektedir. Zeka geriliği olanların çoğu, uyum sağlamalarına yardımcı olacak özel eğitim ve danışmanlık hizmetlerinin katkısıyla bağımsız ve üretken bireyler olabildiklerini göstermişlerdir. En büyük sorun, ağır derece zeka geriliği olanların bakımıdır. Bunların sürekli gözetim altında bulunmaları zorunlu olduğundan, aile ortamına çok benzeyen bakım kurumları gerekmektedir.

Renk Körlüğü

Bazı insanlarda doğuştan var olan, bazı renkleri algılayamama durumu renk körlüğü (daltonizm) olarak adlandırılır.

Eğer bir kimse renk görmede yalnızca iki koni hücresi türüne sahipse bu koni hücreleriyle algılanabilen renkleri ve onların karşımılarını görüyorsa bu şekilde renk görmeye dikromatik (ikili renk) renk görme veya dikromatik renk körlüğü denir. Bu durumda olan insanlarda renk görme ile ilgili olan bir koni çeşidinin yokluğu düşünülmektedir.

Bir koni çeşidinin bulunmadığı dikromatik renk körlüğü, yol olan pigmentlere göre adlandırılır. Bunlara;
  • Kırmızı renge duyarlı koni hücreleri yoksa kırmızı renk körlüğü,
  • Mavi renge duyarlı koni hücreleri yoksa mavi renk körlüğü,
  • Yeşil renge duyarlı koni hücreleri yoksa yeşil renk körlüğü, denir.
Yalnızca tek renk konisinin bulunup iki renk konisinin olmadığı duruma ise monokromatik renk körlüğü adı verilir. Örneğin; yalnızca mavi rengi algılayan mavi renk konilerinin bulunup kırmızı-yeşil renk konilerinin bulunmadığı durumda kişi, kırmızı ve yeşil renkleri ayırt edemez. Bu durum ise kırmızı-yeşil renk körlüğü olarak adlandırılır.

Renk görme ile ilgili her üç koninin de bulunmadığı durumda tam renk körlüğünden söz edilir. Tam renk körü olan kişi, her şeyi yalnızca siyah yada beyaz olarak görür.

Renk körlüğünün teşhisinde renk körlüğü ve renk bozukluğu tipinin belirlenmesine yarayan levhalar kullanılır. Renkli noktalardan oluşan bu levhalara renk görme bozukluğunu ve renk körlüğünü ortaya çıkaracak şekilde özel olarak renkli sayılar, şekiller veya harfler yerleştirilmiştir.

Bazı insanlar trikromat olmakla birlikte renkleri ayırmada yetersizdir. Bu durum renk görme bozukluğu (anomali) olarak adlandırılır.

Renk görme bozuklukları kalıtım yoluyla geçer. Erkeklerin %8'inde, kadınların %4'ünde renk görme ile ilgili bozukluk vardır. Yeşil renk görme bozukluğu en çok görülen durumdur. Görülme sıklığı açısından renk görme bozuklukları yeşil-kırmızı renk körlüğü ve kırmızı renk körlüğü şeklinde sıralanmaktadır.

Bilinç Nedir?

Bilinç (şuur), herhangi bir anda insanın iç  yaşantılarının ve davranışlarının farkında olabilme yetisidir.

İnsanın içinde yaşadığı çevresi, yaşadıkları ve kendi varlığı ile ilgili bilgi sahibi olmasında bilincin rolü büyüktür. Bilinçli olmak düşüncelerimizden, ne yaptığımızdan, duygularımızdan haberdar olmamız anlamına gelir.

Psikolojide bilinci, deneysel olarak ilk inceleyen Wundt olmuştur. Wundt, bilincin incelenmesinde iç gözlem yönteminden yararlanmış, deneylerinde eğitilmiş denekler kullanmıştır. Bu deneklere yedirdiği (söz gelimi, çikolata) yiyeceklerin tadının birbirinden farklı hangi duyumların (tuzlu,ekşi,acı,tatlı) birleşmesi olduğunu söylemelerini ve ''sıfırdan ona'' kadar aralıklar bulunan tabloda işaretlemelerini istemiştir. ''0'' bir tadın hiç olmamasını, ''5'' orta düzeyde olmasını ''10'' çok yüksek olmasını gösterir. İşaretlenen puanlar birleştirilerek elde edilen şekil, yiyecek maddesine ilişkin bilinçli yapının bir görünümü olarak kabul edilir. Wundt, bilincin analizini yaparken her bilinçli deneyim için ses, renk, koku, tat, dokunma gibi duyusal öğelerin yanında onunla ilgili, önemli başka öğeler de olduğunu söyler. Bu diğer öğeler, duygulardan oluşmuşlardır. Bir başka deyişle her bilinçli deneyim, bedenin dışındaki ve içindeki uyarılardan oluşur. Kişi, dış dünya ve iç dünyaya aynı anda tepki gösterir. Örnekte yenilen çikolata için renk, koku, tat duyumlarının yanında çikolatadan hoşlanma, şişmanlattığını düşünme gibi bazı duygular da olabilir. Wundt, bu tür duyguları da analiz ettiğinde bunların üç temel boyutta ayrılabileceğini söylemiştir. Bunlar hoş-hoş olmayan, heyecanlı-sakin, gerginlik-rahatlık boyutlarıdır. Duygulara ilişkin bu görüşleri yüzünden Wundt ve öğrencileri (özellikle Titchener) arasında önemli tartışmalar olmuştur.

Wundt'un bilinçle ilgili görüşlerine değişik yaklaşımlardan tepkiler olmuştur. İşlevselci yaklaşım, bilincin ne olduğu yerine ''ne için'' olduğunu, bir başka değişle organizmanın çevresiyle uyum sağlamaya yönelik etkileşimlerinde bilincin işlevini araştırmak gerektiğini ileri sürer. 20. yüzyılın başlarında J.B. Watson'ın çalışmalarından kaynaklanan davranışcı yaklaşımda ise bilinç, insan davranışlarının nesnel incelenmesinde bilim dışı bir kavram olarak kabul edilir. Bu nedenle davranışçıların araştırmalarında bilinç dikkate alınmaz.

Öğrencilerde Başarı

Öğrencilerin başarılı olması için anneler, babalar, öğretmen büyük çaba harcarlar. Çocuk da katılır bu çabaya. Ancak bütün bütün bu çabalar sonucu gene çocuklarımız istenilen başarıya ulaşamaz.

Çocuklarımızın istenilen başarıya ulaşamamalarının en büyük nedeni, onların öğrenme gereksinimiyle aile ve okulun öğretme isteklerinin çelişkili olmasındandır.

Çocuğun duyu organlarının çalışmaya başlamasıyla çocukta öğrenme olayı başlar. Bu başlangıç, çocuğun doğduğu gündür. Parlak bir cisim gören çocuk, onu öğrenmek isteyecektir. Henüz yürüyemeyen ve emekleyemeyen çocuğu o cisme götürmek, yani çocukla cisim arasında ilişki kurdurmak, onun öğrenme isteğini ve açlığını doyurur. Çocuk böylece öğrenmeye alışır. Emeklemeye başlayan çocuk, evin içindeki eşyalara teker teker bakarak, dokunarak, hatta koklayıp ısırarak, bir şeyler öğrenmek isteyecektir. Yürümeye başlayan çocuk ise evi, sokağı, daha geniş bir çevreyi öğrenmek için koşturup duracaktır.

Genellikle yedi yaşına kadar olan bu devrede çocuğun eylemleri kısıtlanır. Bu düpedüz çocuğun öğrenmesini engellemek demektir. Öğrenmesi engellenen çocukta, doğal olarak, öğrenme alışkanlığı gelişemez. Yedi yaşında okula giden çocuk, öğrenmeye hazır değilse okulda da bazı öğrenme bozuklukları baş gösterir.

Şimdi diyelim ki çocuk öğrenmeye hazır. Bu kez de okulda birçok sorunlar beklemektedir onu. Günün belli zamanında okula gitmek, sıra olmak, 40 dakika sınıfta kalmak, günde beş kez bu işi yapmak sıkar çocuğu. Ağaçtan armut koparır gibi önceki hayatından koparırsak çocuğu, ağacından kopan armut ne olursa çocuk da öyle olur. Onun için okula yeni başlayan çocuğun okul süresinin dörtte üçü, oyun biçiminde okul öncesi yaşantılarına uygun olarak sürdürülmelidir. Bu süre, şöyle böyle iki-üç ay kadar yürütülmelidir. Ondan sonra, yarı yarıya oyun ve ders paylaştırılabilir. Bu oyunlar, müzikli, hareketli ya da çocukların okul öncesi oyunları olabilir, ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşimci sınıflarda ise günlük ders süresinin en az dörtte birini oyunlar almalıdır.

Genellikle yedi yaşına kadar çocukların öğrenme olanakları kısıtlanıyor evlerde. Öğrenme istekleri kısırlaştırılmaya çalışılıyor bir bakıma. Çocuk, okula girdikten sonra ise anne, baba, öğretmen üçlüsü birleşiyor. Onun öğrenmesini istiyorlar. Ama neyi öğrenmesini istiyorlar? Öğretmenin istediklerini... Okuma, yazma, matematik, resim, müzik vb. Ya çocuk daha başka şeyler de öğrenmek istiyorsa ya da çocuk öğretilmek istenilenlerden bazılarını öğrenmek istiyor da bazılarını öğrenmek istemiyorsa! Bunlardan bazılarını öğrenmeye hazır değilse!... O zaman ne olacak? O zaman bütün bilgiler, sınıftaki öteki çocuklarla birlikte öğretilmeye çalışılacak. İsteksiz ve hazırlıksıza alınan bu bilgiler, çocuğun duygusal yaşamını zedeleyecek. Böylece çocukta bunalımlar ve davranış bozuklukları başlayacak. Bu duruma daha çok lise ve üniversite sınıflarında rastlanıyor. Çocuğun mental ve fizik güçlerinin verimlilik bakımından sıfıra indirilmesi demektir bu.

Bu konuyu biraz daha açıklayalım. Ruhsal etkinlikleri üçe ayırabiliriz: Zihin, irade, duygu, zihin ve irade olaylarında görev alan beyin hücreleri, beyin zarının iç yüzeyinde yer alan hücrelerdir. Beynimizin %90'nını oluşturan iç bölümlerdeki hücreler ise duygu yaşantılarında görev alır. Öğrenme, bir zihin olayıdır. Zekânın derecesi de beyin zarı iç yüzeyinde bulunan hücrelerin zayıflığı ya da güçlüğü ile oranlıdır.

Öğrenme ile ilgili olgular (bilgiler), beynin yüzey hücrelerinde yani beyin zarının iç yüzeyinde oluşur. Öğrenme ile görevli hücrelerin belli bir alma doygunluğu ve gücü vardır. Gereği olmayan bilgi, zorlanarak çocuğa verilirse bu bilgiler, önce alınan olgularca beynin iç taraflarına itilir, yani duygu işinde görevli hücrelere ödev olarak yükletilir. Gerçekte ise duygu hücreleri asıl görevleri dışındaki olguları almaya yeterli olmadıkları gibi hazır da değildirler. Olgu saklamak için ham, pişmemiş hücrelerdir bunlar. O nedenle bilgi yüklü bir olguyu tam kavrayamadıkları gibi bu kez görevleride olan duygusal yaşamı da aksatırlar. Böylece çocukta duygusal sallantı, kişilik bozuklukları ve sonuç olarak da uyumsuzluklar başlar.

İstenmeyen ya da fazla olgular, duygusal hücrelerde yer aldıkça iki çeşit işte görev almak zorunda kalan bu hücrelerde görev dışı yüklerden dolayı fazla bir sıkıştırma oluşur. Dışarıya doğru itilme, fazla ve gereksiz ağırlıktan kurtulma çabası başlar beyinde. Bu çaba, zihnin öğrenme hücrelerini de etkiler. Böylece beyinde öğrenmeye karşı bir tepki başlamış demektir. Bunun için lise ya da üniversitere kadar başarı ile giden bir çocuğun buralarda duraklaması olağan bir olaydır.

Okul süresi boyunca çocuğumuzun başarısının korunmasını istiyorsak onun mental güçlerini sömürücü çalışmalar yerine bu güçleri besleyici ortam hazırlanmalıdır. yani çocuk isteğimize göre sömürülmemeli, ondaki başarı kaynakları beslenmelidir. Çocuk öğrenmeye hazır tutulmalıdır. Öğrenmeye her zaman hazır olan öğrenci, başarılı olur. Bu da öğrencilerdeki yeteneklerin gereği ölçüşünde geliştirilmelerii ile olanaklıdır.

Kaynak: Yusuf GÜNDÜZ, Çocuğun kişilik ve başarı ortamı, karınca matbaacılık, izmir 1974, s.49-52

Bir Kelebek Olsaydım

Bir kelebeğin hayatı kadar güzel ve bi o kadar da ömrümün olmasını istiyorum kimi zaman.
Yaşamak aciz bedenime ve ruhuma zor geliyor. Uçup gitmek istesem de bu hayattan, yapamıyorum… Çekip gitmek için kanadımı çırptığımda, geride bıraktıklarım ‘’vicdan’’ denilen bu basit kelimenin anlamını öğrenecekler diye kendimi kandırıyorum… Belki de bu yüzden kanat çırpamıyorumdur? Dostlarımın dudaklarından çıkan her sözcük zehir olsa da, panzehiri kendim de buluyorum… Yaşadığım bazı aşkları kendime anlatıyorum fakat inanabileceğimi zannetmiyorum…

Hayatın Anlamı Nedir?

Bir kötü gün daha… Ağzımdan çıkan her kelime ıssız bir adadaki deniz kadar durgun, o deniz kadar berraktı sanki. Ancak kim bilebilirdi ki o durgun denizde fırtına kopacağını… Her şey boş, her şey yalan, insanlar sahte… İnsanların sahte hallerini görmektense hiç bir şeyden habersiz masum bir bebek olmayı hayal ediyorum kendimce… Tanıdığın tüm herkes kendi denizinde fırtına çıkmış dalgalar gibi üstüne geliyor… İşte o an insan yaşamak kavramını unutuyor, yerini karanlığa, bi o kadar da yalnızlığa bırakıyor kendini… Gün geçtikçe her şey daha da kötüye gidiyor. Başkasının bedeninde sahte bir ruh olmayı arzuluyorum. Hayat bu kadar kötü mü? Yoksa beni mi deniyor? Bilemiyorum. Her sorunum için yazıyorum, beklide yazmak beni rahatlatıyor ya da ben kendimi kandırmaya çalışıyorum… Denizin kuma aşkı kadar sevdiğim dostlarım, arkadaşlarım şimdi bir kukladan farksız… İnsan niye bile bile o karanlığa gitmek ister ki? Evet! Ben bu soruyu çözdüm! Beklide son çözdüğüm soruydu bu… İnsanın kimi zaman sorumlulukları, fiziksel, maddi ve manevi sorunları gün geçtikçe onun sırtında bir kambur, bir yük olduğunda ve artık o yükü taşıyamadığında dizleri, ayakları da ona yardımcı olamıyor… Her şeyin bittiğine inanıyorum o an… İşte tam bu sırada hayatın sözlükteki anlamı senin için değişiyor. Yarın ne yapsam, ilerisi ne olacak, ne olacam düşüncesi aklından uçup gidiveriyor… Bir ışık göründü uzaklardan… Ve merak ediyorum. Aynı zaman da o ışığa doğru yol alıyorum ve oraya vardığımda ise, geride bıraktıklarım pişman olmuş, yastalar… Timsah gözyaşları ile vicdanlarını rahatlatmaya çalışıyorlar… Ama neye faydası var ki?

Çağatay GÜLÜMSER

Stresle Baş Etmenin Yolları

Stresle baş etme stresin verdiği zararları ortadan kaldırmak, stresi gelişme yolunda bir araç olarak kullanmak gibi iki amaca yöneliktir. Mutlak anlamda stressiz bir yaşam mümkün değildir. Ayrıca, tam anlamıyla stressiz olmanın bir stres kaynağı olduğunu da biliyoruz. Stres veren pek çok yaşamın içinde vardır. Öte yandan bazen stres verici etkenlerin bir bölümü başarı için gerekli olan dinamizmin ve gelişimin kaynağı olabilir.

Stres sırasında gösterilen bedensel ve psikolojik tepkilerin amaçları organizmayı korumak olduğu hâlde, bazen bireye zararlı olabilmektedir. Örneğin; silahlı biriyle karşı karşıya kalan insaın onunla mücadele edilmesi için bu duruma hazırlanması gerekir. Böyle bir durumda bedensel tepkiler, organizmayı koruyacak şekilde düzenlenir. Böbrek üstü bezlerinden adrenalin hormonu salgılanır. Bu da kandaki şeker seviyesini artırarak bireyin gereksinim duyduğu enerji ihtiyacını karşılar. Bunun yanı sıra sinemaya geç kalan veya işine yetişemeyen insanda meydana gelen stres de adrenalin salgılanmasına neden olur. Adrenalin hormonu kalp atışlarını hızlandırır. Tansiyonu yükseltir. Bu nedenle sık sık stresle karşılaşan insanın kalp ve damar sistemi ile denetleyici sistemleri durumdan olumsuz yönde etkilenebilir.

Organizmanın yaşamını sürdümesi uyum yapabilmesine bağlıdır. Çevreyi değiştirmek her zaman söz konusu olamayacağına göre kendimizi değiştirmemiz gerekir. Stres vericileri belki ortadan kaldıramayız; ama onlardan daha az etkilenmeyi, bedenimizdeki tepkileri değiştirmeyi öğrenebiliriz. Stresle baş etmek için bednsel, duygusal ve duruma bağlı yöntemlerden yararlanabiliriz.

Bedene Yönelik Yöntemler
Bu yöntemler, organizmanın gerginliğinin kırılmasını ve gevşemeyi amaçlayan yöntemlerdir.
Otonom sinir sistemi, irade (istenç) dışı çalışır. Bu sistem, birçok organın ve sistemin çalışmasını, işlevlerini düzenler. Bunlar arasında kalp vuruşu, solunum sayısı, kan basıncı, beden sıcaklığı, kas gerginliği gibi işlevler yer alır.

İnsan, belirli eğitim ve egzersizlerle söz konusu olan bu organların ve sistemlerin çalışmasını, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak kısmen de olsa bilincin denetimi altına alabilir Örneğin; belirli ölçüler içinde soluk almayı denetim altında tutabilir; havayı içinde tutma ve dışarıya verme süresini uzatıp kısaltabilir. Aynı biçimde kasların gevşemesini sağlayabilir.

En kolay gevşeme solunumla başlar. Bilinçli olarak yapılan solunum denetimi, kas gevşemesini ve otonom sinir sisteminin düzenli çalışmasını kolaylaştırır. Daha kolay solunum yapmayı sağlayan bedensel hareketler ve kasların gevşemesi; gerginliklerin, endişe ve kaygıların giderilmesinde kullanılan yöntemlerin başında yer alır. Yine bu teknikler stres belirtilerinin giderilmesinde, genel kaygı bozukluklarının, korkularının, saplantı ve takıntıların, panik tepkilerinin tedavisinde kullanılır.

İyi nefes ağır, derin ve sessiz alınan nefestir. Doğru alınan nefes, aynı zamanda damarları genişleterek kanın kılcal damarlara kadar taşınmasını sağlar, kanın akış hızını yavaşlatır.

Gevşemenin kolay ve çabuk yolla öğrenilmesinde biyolojik geri bildirim (biyofeedback)den yararlanılır. Biyolojik geri bildirim verileri, deriye bağlanan elektrotlar toplanır. Bu veriler insandaki öfke, korku, kızgınlık, endişe, sıkıntı vb. duygusal değişimlerin beden sıcaklığı, kas gerginliği, ter bezlerinin çalışması gibi istenç dışı çalışan işlevlere yansımasıdır. Bu yöntemle insan kendine yansıtılan bedensel işlevleri görüp yorumlar ve anlar. Nedenlerinin bulduğunda bunları isteği doğrultusunda denetleme alışkanlığı kazanır.

Ayrıca, düzenli egzersizler de gevşeme için gereklidir. Yapılan araştırmalar, organizmada fiziksel egzersizden sonra da serotonin salgıladığı ortaya koymuştur. Bu salgı, uyku sırasında beyinde salgılanan maddelerde aynıdır. Bu nedenle de dinlendirici rolü vardır.

Dengeli beslenmenin de stresle baş etmede önemli katkısı vardır. Tek tip gıdalarla beslenmek sağlığın bozulmasına yol açar. Sağlığın bozulması da yine bir stres nedeni olur. İdeal kiloyu korumak gerekir. Çünkü, aşırı zayıf veya kilolu olmak, hem organizmada yapısal bozukluklara hem de dış görünümle ilgili endişelere neden olur. Dolayısıyla insanı strese sokar.

Duygulara Yönelik Yöntemler
Yaşamdan alınan hazzı engelleyen etkenler, sadece içinde bulunulan olumsuz koşullar ve yaşanılan olaylar değildir. Bu olayları algılama ve yorumlama tarzı da çok önemlidir. ''Yarım bardak su''ya iyimser ve kötümser bakış farklıdır. Bardağa bakan iki kişiden biri ''yarısı dolu'' derken diğeri, ''yarısı boş'' diyebilir. ''işini kusursuz yapmak'', ''herkes tarafından sevilmek ve onaylanmak'', ''hiç kimseyi incitmemek'', ''mükemmel ilişkiler kurmak'' gibi ifadelerle idealize edilen olumlu kişilik özelliklerinin tam olarakgerçekleşebileceğini düşünmek pek de akılcı değildir. Gereksinmelerin tam olarak giderilmemesi ya da beklentilerin, özlem ve umutların gerçekleşmemesi karşısında insanda hayal kırıklığı doğar. Bunun sonucunda da kaygı, suçluluk, kırgınlık gibi duygular oluşur. Bu olumsuz duygulardan kurtulmanın yolu, yaşamı ve olayları daha akılcı ve gerçekçi algılanamakla, aşırı iyimser ya da aşırı kötümser değerlendirmelerden kaçınmakla mümkün olabilir.

Olaylar, doğal ve toplumsal ortamda oluşur; ama psikolojik yapıda algılanır. Psikolojik yapıyı çocukluktan yetişkenliğe dek edinilen deneyimler, kazanılan alışkanlıklar, gelişen kişilik ve zeka düzeyi oluştur. İnsan, psiklojik yapısının temellerini bilmeli, insan olduğunu ve hata yapabileceğini unutmamalıdır. Olayların değerlendirilmesini akılcı bir biçimde yapabilmeli, amaca götürmeyen tepkilerini, akıllıca olmayan düşüncelerini değiştirmelidir.

Duruma Bağlı Yöntemler
İçinde bulunulan durumu iyi değerlendirmek çok önemlidir. Doğru zamanda, doğru yerde bulunmak ve doğru davranışı gerçekleştirmek insanın başarısını arttırır.

Stres yaratan bazı durumlar plansız, düzensiz koşuşturmalardan kaynaklanır. Zamanın ve işin planlanması ile daha kısa zamanda daha verimli iş yapılabilir. İnsanın her şeye yetecek zamanı yoktur. Onun için gerçekten gerekli ve zorunlu işlere zaman ayırmalı, bazı şeylerden vazgeçmelidir. Zamanı iyi kullanmak, insanın kendine zaman ayırma şansını artırır. Bu da insanı rahatlatır.

Olaylar ve durumlar karşısında esnek, iyimser ve güler yüzlü olmak, daima iyi ve olumlu düşüncelere sahip olmak, stresle baş etmenin etkin yöntemleridir.

Yoga ya da doğaya özgü meditasyon biçimleri ile orta derecedeki stres giderilebilir. Şiddetli vakalarda stresin nedenlerini ortaya çıkarmak ve gidermek için psikoterapi gerekli olabilir. Bazen de ortam değişikliği ya da yaşam koşullarının bir süre değiştirilmesi de tedaviye yardımcı olur.

Kişinin stres yaratabilecek durumları denetlemedeki başarısı ya da başarısızlığı, organizmanın tüm işlevleri üzerinde etkili olur. Strese karşı koyma yeteneği psikosomatik araştırmalarda büyük önem taşır.

Unutmanın Nedenleri

Hatırlama (anımsama) ve karşıtı olan unutmanın normalde insanın uyum sağlanması yardımcı işlevleri vardır. Anımsama olmaksızın öğrenme, düşünme ve akıl yürütme olanaksızdır. Öte yandan unutmanın da birçok işlevi vardır. Anıların zamanla zayıflaması eğilimine dayanan bir zaman kavramı oluşturma, eskiden öğrenilenlerin unutulması ya da bastırılması (bilinçten) uzaklaştırılması) sonucu yeni öğrenilere uyum sağlama ve üzücü olan anıların yarattığı bunalımdan kurtulma bunlar arasında sayılabilir.
Unutmanın nedenlerini sistematik olarak şöyle ele alabiliz:
  • Organik nedenler: Beyin hücre kaybının olması, protein sentezinin olmaması, eskiyen ve ölen beyin hücrelerinin yerine yenilerinin gelmemesi gibi etkenler unutmanın başlıca organik nedenleridir. Ayrıca, beynin belli bölgelerine kan akışındaki aksamalar, geçici ''genel bellek kaybı''na yol açabilir. Unutma türleri, unutma nedenlerine bağlı olarak ''genel bellek kaybı'' adıyla anılır. Genel bellek kaybında, alkolizm ve fiziksel nedenler de etkin olabilir.
  • Geriye ve ileriye ket vurma: Öğrenme üzerindeki bozucu ya da engelleyici etki, ket vurma olarak adlandırılır. Yeni öğrenilenler, önceden öğrenilen becerilerin ortaya çıkmasını olumsuz etkiliyorsa ya da onların unutulmasına yol açıyorsa, bu duruma geriye ket vurma denir. Öğrenilmiş bir becerinin sonradan öğrenilen bir başka beceriyi olumsuz etkilemesi durumda ise ileriye ket vurma söz konusudur. Örneğin; coğrafya dersinde Akdeniz Bölgesi'nin iklim özelliklerini öğrendikten sonra daha önce öğrenmiş olduğunuz Ege Bölgesi'nin iklim özelliklerinin unutulması geriye ket vurmadır. İkizkenar üçgen ile ilgili bilgilerin daha sonra öğrenilecek olan eş kenar üçgen ile ilgili bilgilerin öğrenilmesini güçleştirmesi ise ileriye ket vurmadır.
  • Öğrenilenlerin kullanılmaması: Kullanılmayan bilgiler kolay unutulur. Örneğin; bilgisayar kullanmasını öğrenen birey, eğer çok uzun süre bilgisayarla ilgilenmemişse öğrendiklerinin önemli bir bölümünü unutabilir.
  • Baskı altında tutma (Freudcu kurama göre bilinç altına atma): İnsan, hoşlanmadığı şeyleri unutmak ister, onları bu nedenle bilinç altına iter. Örneğin; hoşlanmadığımız birine verdiğimiz randevuyu unutabilirz.
Yukarıda sayılanlar unutmayı kolaylaştıran nedenlerdir. Unutmayı güçleştiren nedenler de vardır:
  • Öğrenmenin yeterli olması, öğrenilenlerin iyi bellenmiş olması unutmayı güçleştirir.
  • Öğrenilen malzemenin anlamlı olması da unutmayı güçleştiren bir nedendir.
  • Öğrenmeden sonra dinlenmek, özellikle de uyku, geriye ket vurmayı önler.
  • Öğrenmeden sonra tekrarlar yapılması, özellikle de bu tekrarların belirli aralarda yapılması unutmayı güçleştirir.
  • Bilgilerin çok kanallı kaydı gibi nedenler hatırlamayı kolaylaştırırken unutmayı güçleştirir.